Yaşıyor olmanın acısıyla yazılıyor sadırlarımıza işleyen satırlar. Bir gün vuslata ermenin hayaliyle bastırılıyor içimdeki hasretin açtığı derin yaralar. Öyle bir hasret ki acısı bile diğerlerinden özel. Hasreti içimde yara açan ile içimdeki yaraları saran aynı güzel. O ki ömür şiirimin Mısra-i Bercestesi, gönül kasidelerimin en güzeli. Öyle bir sevgili ki nereye baksam Medine’deki mübarek kabrinden yansıyan Nur gözlerime ilişiveriyor. Ravza-i Mutahhara’da dua ederken, Hicri İsmail de Allah’a yalvarırken, Makamı İbrahim’de namaz kılarken Hacerül Esved’i selamlarken, attığım her adımda kalbimde gür bir sada Essalatu Vesselamü Aleyke Ya Rasulallah. Bir Aşk ki beşeri aşkların en güzeli, bir maşuk ki en sevgilinin sevgilisi, bir dua ki bu acizin her daim dilinde: ‘Kavuştur Ya Rab beni O (sav.) sevgiliye . Hangi beşer bu kadar sevildi, kim yokluğunda bile böylesine bir aşkla gönüllerde yer etti. Âciz gönlümden sana yazılmış mısralar var Ey Sevgili :
Senden gayrısına iltifat lafı güzaftır,
Senin aşkınla yanmamış gönül hamdır.
Gönül mülküm senin varlığınla aşikardır,
Seni görmeden geçen her günüm bana ızdıraptır.
Attığım her adımda, kurduğum her cümlede ümidim sana kavuşmaktır,
Bu gönül senden uzakta hep narda,
Ey Berceste – i Kainat Habibi olduğun zat hatrına bu fakiri kabul eyle dergahına..
Nisa Nur Kantacı

AZİZİM BU BEN


Aslında buraya şiirlerimi yazarken bir nebze size içimi açıyorum. Eğer dikkatli bakarsanız mısralarıma o mısralarda bulursunuz gerçek beni. Ben yazarım siz beni mısralarımda görürsünüz. Ben bile bazen kendi yazdığım mısralarda buluyorum kendimi. Aslında şiirlerimi çok görmenizi istemiyorum çünkü korkuyorum bana bakan bakışlarınız değişir diye ya da yıllardır sakladığım duygularımı görürsünüz diye. Ama yazmaktan vazgeçemiyorum. Sanki içimdekileri kağıda dökmesem yüzümde ki gülüşlerim kaybolacak gibi hissediyorum. Sanki yazmasam hayallerim gerçekleşemeyecek gibi hissediyorum…
Siz beni gülüşlerimle tanıyorsunuz, ben kendimi gözyaşlarımla tanıyorum ya da günahlarımla… Beni okulun dergilerinde çok göremezsiniz çünkü kendi yaşıtlarımın bana ne yazıp yazmayacağımı ya da ne yapıp yapmayacağımı söylemesinden hoşlanmıyorum. Çünkü edebiyat demek, özgürlük demek. Bir insana ne yazıp yazmayacağını söylerseniz ellerine kalem vermezsiniz, ellerini kendinize kelepçelersiniz. Kelimelerine pranga olursunuz. Siz hiç yaz günü bir ağaca dediniz mi? Yapraklarını dök diye ya da hiç yeni doğmuş bir çocuğa yürü dediniz mi? Her şeyin zamanı vardır. Her kelimenin bir yeri ve bir zamanı vardır.
Yine kendim yazdığım bir şiiri aşağıya bırakıyorum. Bu şiiri kendime ve üstüne alınmak isteyenlere yazdım. Şiir ve sevgiyle kalın…

-Azizim-

Azizim ulaşamadığına, çamur atma.
Kendini olduğundan küçük gösterme.
Kendini olduğundan büyük gösterme.
Allah’ın sevmediğini kendine katma.

Azizim unutma, sen bir insan.
Sanma, firavun gibi ilah sanan.
Yoksa gerçek kaybeden sen olursun.
Ve hayatı, sanma güzel kokulu fesleğen.

Azizim, fesleğenin kokusu seni cezbederken.
Şaşırma, acısı dilini yakarken.
Dünyanın eğlencesinde zamana takılırken.
Kendini kefenle bulursun bir toprakta yatarken.

Azizim, bunlar birkaç söz.
Bütün sırlar gözlerinde arz.
Benim söylediklerim sana hep bilfarz.
Allah’ın söyledikleri bütün insanlara farz.

NİDA CANAVAR

SEFAHAT YAĞMURLARI

*Okumadan önce bakınız 

Sefahat:Zevk ve eğlence düşkünlüğü (lügat) 

Bırakın da harâb edeyim kendimi genç yaşımın yorgunluklarında.En kötü sahneleri canlandırsın yüreğim dünya denen tiyatroda. Solgunlukları, hezimetleri geçip başka bir ben olsun sesini duymakta güçlendiğim benliğim. 

Yoksun bir şeyler görelim. Acizlik merdivenlerinden çıkalım.Korkuyoruz bu talihsizlik illetinden. Yağmurlu günde çamurlu su birikintisinin üstünden geçemeyip içine düşmeyenler her daim o su yığınından korkarlar. O yığın ne devleşir gözümüzde Mîrim! 

Uçsuz bucaksız bir okyanus olur bazı vakitler yeni mintanlarını giyenlerin nezdinde. Bazı zamanlar güler geçerken bir kağıt helva satıcısı yüzeyindeki kendi akisine, ödü kopar memur paltolu adam. Çamur sıçrar çünkü! 

Bunlara kalsa gökten yağmur da yağdırmazlar.

Halledemedikleri en büyük mesele bu düşkünlük biritintisi ve çukuru insanların. Sefahat düşkünlüğü. Bir çocuk şekeri erimesin diye alalacele giderken yağmurda evine, bayımız saçları bozulacak diye sitem eder semâya. A! Ne densizlik. Sizin bu hallerinizi bozmak tabiâtın asıl gayesi olmalı. Öyle ki rahat yürüyemeyin yollarınızda. Nasıl olur? Yağmur bitti mi. O vakit size çok özel bir rüzgarım var hanımefendi. Röflelerinizi bozmak için bu yeterlidir. Ve tabii ki buna bağladığınız tüm saadeti. 

Yine karamsarlaşıyorum. Henüz 23 yaşındayım. Neden bu kadar bıkmışlık. Halim, vaktim de yerinde oysaki. Ah, buldum nereden bu düşüncelere daldığımı. Hakikat odur ki, 

gençliğinde tüm zevkleri tadanlar, bütün saadetlere malik olanlar; ömürlerinin son demlerinde geriye kalan acı telveleriyle debeleniyorlar.Benim hayata karşı oynayabileceğim en cürretkar adımım da bu olabilir. Başta kendimi acıyla donatıp sonunda güzel anları hatırlamak.Üstelik hiçbir şeyin kendi hesab ettiğim gibi gitmemesi pahasına. Acıyı iliklerime kadar yaşamak istiyorum. Öyle ki hatırlamaya lüzum duyduğum sevinçlerim olsun.

… (Devamı belki gelebilir, siz yine de en acı olanına hazırlayın kendinizi. Gelmeye de bilir…Muhabbetle

Hüma Kuşu

Hüma kuşu Türk ve Fars edebiyatında geçen efsanevi bir kuştur. Hüma kuşunun efsanesi Türk ve Pers kökenli milletlerde yaşamaya devam ediyor.
Hüma kuşu insanın gözleriyle
göremeyeceği kadar yükseklerde hiç dinlenmeden uçar ve hiçbir şekilde yere konmaz. Bu yüzden cennet kuşu ve talih kuşu olarak da anılır.
Bazı halk inanışlarına göre, Hüma’nın Anka kuşu gibi birkaç yüzyılda küllerinden yeniden doğmak için kendini yakarak tükettiğine inanılır.
Hüma başta Aşık edebiyatında olmak üzere; halk türkü ve hikayelerinde, masallarda, efsanelerde ve Divan edebiyatında söz konusu olduğu kadar güzellik sembolü olarak da kullanılmıştır.
Ayrıca”Hüma kuşu yükseklerden seslenir.” diye türkü de vardır. Dinlemenizi öneririm.
Hüma kuşuyla ilgili şiirim aşağıda.
Şiir ve sevgiyle kalın. Hüma Kuşu

Hüma nereye gittin, şimdi neresi istikamet.

Hangi kaybolmuş medeniyet.

Bak seni bulmak için oldum seyyah.

Yürüdüğüm yollara ver biraz perdah.

Gökte bir serçe sana gümrah.

Yanından geçip de demeseydin yallah.

Hüma, kabul eder misin yeryüzünden davet.

Halbuki toprak sana hasret.

Sen yoksun gibi anlatıyor meddah.

Gülüyorlar, anlattıklarına fellah.

Onları boşver, onlar küstah.

Ben olurum gerçeklere miftah.

Hüma, uçmak sana zaruret.

Seni görmek bu dünyada bana rivayet.

NİDA CANAVAR

“Falanca Kişinin Mektubu” 

Yazı yazabilmek için bi’ felaket bekliyorum.

Öyle ya, saadetli vakitlerimde kalemim oynamaz. Konuşamadığım için yazıyorum.

Kalbim nümayiş istiyor. Ezilip, parçalanmak…

Ah, ne mesud olurdum. Parça parça olup zerrelerime ayrılsam ne mana verirdim âleme. Dağıtırdım zerrelerimi memleketin dört bir yanına. Şimalde hüzün, Cenupta bahtiyarlık.

Bütün bir parça olarak yaşamak zor biliyor musun,Nahide?

Her uzvum ayrı bir mekâna aidiyet hissederken böyle içime koca bir benlik oturtmuşlar ki işte ben buna tahammül edemiyorum. Herkesten geçtim de, ben olamıyorum.Bir türlü kendimi, kendime soramıyorum.

Oysa hep böyle sayarız değil mi Nahide, insan başlı başına ayrı alemdir. İnsan, kendi aleminde olmalıdır. Biz kendimiz miyiz?

Ben en son ne zaman ben oldum acep?

Sen de suçluyorsun beni, sen de. Bana kendin ol demiştin, sen kendin misin? Bilmiyorsun. 

Kendinden ne kadar uzağa gidebilirsen o kadar özgürsün.Bu bir mesuliyet mes’elesi. Baş ağrıtan intibalar… Çileden çıkmışcasına oraya buraya dağılan yankılar. Kendini kendinde aramak, işte en büyük hata…. Sen, onun yahut diğerinin hasılası olmakla beraber özüne yabancısın. Kendini tanıyamaman, nankörlüğün en büyüğü! Fakat bu şekilde olması mı icab ederdi? Ferdin hürriyeti ne vakittir başkalarının tahakkümu altındadır:Esir olduğu vakit. Lakin sen de kendine hür diyorsun, Nahide! 

Ah, kızkardeşim… Divane değilim.Yalnızca, ruhumun yeni bir ruh doğurmasına şahitlik ediyorum ve bu merhale beni yoruyor. Etrafıma bakıp şikayet etmek istiyorum insanları. Çok sevmediğim şey var. Ama kendimden adım atamıyorum ki… Mürekkebim bitiyor,yazarım yine. 

10.09.1884

MECNUN MATBUÂT İRSALİYESİ FASILA:II ”İptila”

Düşünmek… Bazıları düşünürken kendini hür hisseder. Ben öyle hissetmiyorum.Ya her vakit olduğundan daha esirsem düşüncede. Ya hiç çözülmemek üzere kelepcelenmişse fikirlerim?
İki yerde kendimi esir hissediyorum: ibadette ve düşüncede. İlki hakikate olan esirlik ve aynı vakitte tüm hürriyete açılan sonsuzluk kapısı. Lakin ikincisi? Ondan pek de emin değilim.

Bir üstadım, kalem ehli büyüğüm bana vaktinde bana: “Yazınız, çocuğum! Yazınız.Bu vakitlerde yazınız.” diye yinelerdi.Yazmanın onun için ayrı bir manası vardı kuşkusuz. Bana da çokca sitem eder, elime kalem almayışımdan yakınır, iki cümle karalamaktan bu kadar aciz olmamam gerektiğini söylerdi.
Şimdi düşünüyorum da hakkı var. Yazmak başka bir alem doğrusu. İnsanı alıp götürür. Gelgelelim ki ben pek hareket etmeyi seven biri değilim. “Yazmak hürriyettir! “derdi. Hürriyet!
Neye esir oldum da yazınca bulacağım o hürriyet hissini?Bunu kavrayabilmek için epey vakit geçti. Hayli vakit!
İşte cemiyetin faideli kısımları. Basiretli insanlar tanırsınız. Muhayyilenizi zenginleştiriler. Ruh dünyanıza bir tohum atarlar. Fakat bu durumu bazen de adamın sadece şahsi iptilasını etraftaki kimselere de teklif etmesi ve mizacındaki aşırı ısrarcılığna veriyor, işin tüm efsûnunu reddediyordum. Yazmak tam bir delilik, sana diyorum. Delilik! Hiç delirdiniz mi?

Korkuyordum. Ötekine yahut şuna şikayet etmekten. Zira, benim için yazı demek şikayet demekti.Hala da bu vasfını yitirmiş değil.
Etrafımdaki kimseler tarafından büyük bir muharrir addediliyor olmam beni büyük yapmaz. Evet, kalemim iyidir. Ama bu kadar. Ötesine ulaşamadım. Korkuyorum ben, korkuyorum.
Şimdiye kadar farkedemediler. Ben tam bir korkağım.Yazılarımın hepsinde ama hepsinde hep kaçtım, benden haberleri yok. Okurlarımın, muharrir dostlarımın…
Hissettiklerimi hep bir başka adamın ağzından anlattım eserlerimde. Ahmet, Sadî, Vasfî Önder….Hiçbir vakit ben olmadım. Bunların benim kalemimden çıkışı, onları ben de yapmadı.
Hâsılı

Düşüncelerimin derin kısımlarına nüfuz eden bilincimi dışarıdan gelen ses dağıttı.

Selda Aleyna Kurt

Büyük Mecidiye Camii (Ortaköy Camii)

Büyük Mecidiye Camii -bilinen adıyla Ortaköy Camii- 1853 yılında Sultan Abdülmecid tarafından Nigoğos Balyan’a yaptırılmıştır. Barok stiline sahip olması nedeniyle oldukça ihtişamlı bir görünüme sahiptir. Yapının dikkat çeken özelliklerinden biri dört tarafından güneş alacak şekilde tasarlanmış olmasıdır. Semtin simgesel değerlerinden biri haline gelmiş olan yapı,
boğazın muhteşem manzarasına hakim bir konumda yer almaktadır. Yolunuz Beşiktaş’a düşerse mutlaka uğramanızı önerir ve semtin sembollerinden biri olan kumpiri tatmanızı tavsiye ederiz.

Mecnun Matbuat İrsaliyesi


1.FASILA: “MECZUBİYET”
Fikirlerim… Eriyip avuçlarımda birer kül vaziyetini alıyor. Beynim, muhayyilem, içinde evhamlardan sıyrılabilmiş bir parçanın varlığına kanaat getirebildiğim bir bölümün mevcudiyeti… Ve işte o buhran… Akşamları bastırıyor inceden. Fakat aciz bedenimi sarsan bu felaket ıslığı. Canımı, kanımı bir iğne deliğinden geçiriyormuşçasına zınklayan tahayyül!
Sonra bak yine sabah! Ben yine hastalıklı bir adam. Köşede yığılıp kalmış. Akşamdan kalan bir miktar kitap, matbuat kırıntılarıyla köşede sızıp kalmış bir meczub…
***
Artık yorulduğumu hissetmiştim. Hiç olmadığım kadar hatta belki de dünyada hiçbir insanın hissedemeyeceği bir bitab düşüştü bu. Bunun için kendimi talihli saymalı mıydım? Bilmiyorum. Ezelinden
beri her hissin öyle herkese nasib olmayacağının idrakindeydim.
İçine düştüğüm cemiyetin korkak ve bir o kadar mağrur görünmeye meramı olan halleri; hastalıklı ruhumu o kadar derinden sarsıyor, o denli krizler geçirtiyordu ki,sadece dahil olduğum için değil bunlara ömrüm boyunca katlanmak zorunda olduğum için de tiksinmem gitgide artıyordu.
Cemiyet… Cemiyet ve ben… Cemiyet ve insan…
Yıllar önce bu mefhumların az da olsa belki bir manası vardı benim için. Lakin şimdi birer safsatadan öteye gittiği yok. Ne zaman kaybettim cemiyet değerini, hatırlamaya zorluyorum kendimi. Bunun karşısında izzet-i nefsime yönelttiğim tüm suallerim temayülleri hep aynı nokta-i nazarı işaret ediyordu. Ben kaybolmuş biriyim. Evvelce, ferdin şahsına verebileceği ve dahii bazı kısımlarını sadece kendisine ifâ etmesi gereken kıymetin ve mukaddesatın azamî cevherini tamamı itibari ile cemiyete yüklediğimdendir ki, cemiyetle bağ benim nezdimde artık bir hayatta kalma müsebbibi halini almıştı.Hasılı olarak da bu râbıta tahrib olunca hayat ile iltimasım da bir muamma halini almakta gecikmedi. Öyledir ki, insanlar farkında olup yahut olmayıp kendine yüklediği anlamdan çok daha fazlasını eşrafa büyük bir cömertlikle dağıtmaktadır. Vakitlice bir hissî felaket ve buna mukabil insanın elinde münhasır bir değeri elinde tutamayışı, kenarda duran, her akılda mutlak surette yer etmesi lâzım gelen son ümit zerreciklerini de alıp götürüyor.
….
Aslolan hiç müdahil olmamamdı. Hayır, bunu iyi hatırlıyorum. İstemiştim. Çokça istemiştim…
Herkes, her şey, her şeyi oluşturan o bütün şey, benim için bu sefer de o sebeple manasını yitirmişti. Hayat! Belki de kader… İşte bize böyle bir oyun oynuyor. Samimiyetle söyleyebilirim ki, hayat ve yaşama sanatı, büyük bir muvâzene mes’elesi.
Bir şey verilmesi îcabında, onun miskalinden ödenek sunar. Hayat bile bize bu oyunu oynarken… Şimdi insandan, cemiyetten karşılıksızca bu kıymeti talep etmek fıtraten yanılgıdır.

Kalemi masanın üzerine bıraktı. Bir müddet arkasına yaslanıp derin bir nefes alarak yeni düşünceler düşünmek için çabalamaya başladı…
(Devamı gelecek…)

SELDA ALEYNA KURT

SANKİ…


Son kez uğruyorum akıp giden zamanın darağacına. Gözlerim,
Gözlerim sanki son kez dalıyor uykusuna. Kış… Sanki son kez örtüyor üstümü. Kalpler… Kararmış pas tutmuş demirler gibi veyahut izbe bir sokağın en ücra köşesi.Yalnız süveydasını dinliyormuş gibi… Izdırap çeken, ızdırabından haz alan, sızı ile yoğrulan kalpler. Ne kurtulabiliyor kendinden ne de bir suç buluyor kuşun kopan kanadından. Natamam bir hal var ruhunda. Siyah sanıyor ama değil. Beyaz limanlarda da demir atamıyor. Sanki rengi griye çalıyor. Rengi susuyor, rengi yaşlanıyor, arafta yıllanıyor. Olgunlaşmayı bekleyen çocuk sabırsızlığı var ama… Ellerinde kalemin kanı varken ellerin rengi ruhunda izleri boynundaki iken henüz çok çocuktu. Aldanmıştı belki de. Çiceklerin açmasına, yaprakların yeşermesine. Sanki kanmıştı nefis. Gülü gördün kırmızı mı sandın? Bülbülün kanı o, kanma!
Bugünler biraz zor, anlamakta.Yollar uzun kaldı adım atmadıkça, insanlar yarım anlamadıkça…
Meryem Çakmak

İNSANMIŞ UNUTAN ,DOĞAYMIŞ HATIRLATAN


İnsanmış bu yaşayan bazen ağlayarak bazen gülerek. Bir nefeste var olanmış kainatın en muazzam yaratılmışı. Emelleriyle güçlenenmiş insan, bir umutla da yeşerenmiş insan. Hayatın en ufak zelzelesinde güçsüz kalanmış insan. İnsan ki hayatın küçük bir filiziymiş, bir o kadar güzel ve bir o kadar muhtaçmış . Önce yaradana sonra yaratılmışlara… Büyüyenmiş hayat. Olgunlaşanmış koca Dünya. İnsanmış, aynı kalan. Farklı kalplerde, aynı duygularla.
Yüzyıllara sahiplik eden varlık …
Geçmişimiz tekrarlanır yine bugünümüzde. Hiç yaşanmamış gibi unutturur hiç yaşanmamış gibi hatırlatır. Aynı dünyanın farklı insanları, emanet olan bu kainatla adeta bi yarış içindedir. Mutlak günün sahibidir yaradan ve unutulduğu gibi unutmayı tercih edendir insan.
Açmaya başlar insan kendinden ve diğerlerinden. Attığı her adımda yaklaşır kendine bir adım daha. Ve öğrenir insan. Kendini, yaptıklarını ve yapamadıklarını. Yüzleştiği bu dünyayla yaşamaya çalışır insan. Unutmaya çalışır yapamadıklarını. Hatırlamaya çalışır hayalleribi. Mazide kaldığını düşündüğü anlar gelir kimi zaman gözlerinin önüne ve hatıralarla yaşamaya çalışır insan kendini bulduğu bu günlerde.

Gözüyle göremediğinden korkmaya başlarmış insan kimi zaman. Bu günlerde saklıymış işte o anlar. Ölümün, acının, kaybetme korkusunun insanı sardığı dünler, bugünler ve yarınlar da varmış.Hayatmış bu. İnsanı aynı şeylerle farklı zamanlarda imtihan edermiş. İnsanmış unutan, doğaymış hatırlatan. Şerrin hayrını, hayrın da şerrini düşünmesi lazımmış insanın.
Unutmamalı insan, yaşadıklarını ve yaşananları. Attığı her kahkahada hatırlamalı hüznü, gözlerinden her yaş geldiğinde hatırlamalı mutluluğu. Korumalı ona verileni. Sanki ona hiç dokunmamış gibi. İyi günü değil kötü günü de sevmeli insan. İmtihan edildiği konuyu ASLA unutmadan….
Nisa Nur AYYILDIZ

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın