Hüznün Kırıntıları

Hüzün; ufalır,ufalır, öyle ufalır ki girip çıktığımız her yerde, her daim yanımızda olmaya mahkumdur artık. Kendimize hiç yakıştırmadığımız ama aynı zamanda da bizim için kaçınılmaz bir hisse dönüşür. Tüm bunlar hangi ara olur, biz ne zamandan beri bu değişime ayak uyduruyoruzdur?

Çocukluğumuz, sadece birkaç adım ötemizdeyken bile bize çok uzak gelir ya hani, sanki hiç çocuk olmamışızdır ya da olmuşuzdur da biz büyüdükçe o küçülmüştür ve nihayetinde koca bedenimizde ona ayıracak, onun şen şakrak gülüşlerine, kıpır kıpır oynayışlarına , meraklı sorularına, sonsuz sevgisine tahsis edecek saklama alanımız kalmamamıştır. Artık onu istememişizdir ve yol ayrımında “ben” dediğimiz kişiyi ikiye bölme vakti gelmiştir. Bir yolun başında o eski çocuk; diğerinde yarım yamalak, henüz adı konmamış bir kimlik. Nemli gözleriyle bize bakarken bile yarın ne olacak diye kaygılanmamıştır. Hüzün, o yol ayrımında bıraktığımız eski çocuğun müstakbel bir hissi olmamıştır hiçbir zaman. Sadece bir anını kirletmesine izin verdiği ve o anın yüzünde bıraktığı ekşi ifadeyi ileriye taşıtmayacak kadar sahici bir histir, ondaki karşılığı. İşte, biz yollar ayrıldığından beri “hüzün”e lügatimizde başka manalar açtık. Başından beri hüznü ufalayan da, yanında taşıyan da bizlerdik. Hüzünden köşe bucak kaçmaya çalıştıkça gönüller yıktık. Her birimizin, bir diğerinin kırık kalbinde parmak izleri var. Varsın kırıkları toplarken bir kez daha olsun o izler. Ufaladığımız hüzünlerle başkalarının zaten acıklı olan romanlarına tuz biber ekmeyelim. Hüzün gibi kaçınılmaz bir duyguyu olduğu yerde bırakalım; yanımızda taşımak, sürekli ondan kaçmak yerine “an”ı tanıyalım, onu yaşayalım. İşte o zaman yakışır, hüzün yüreğimize. Sağlıcakla kalın dostlar, kendinize ve “an”ınıza iyi bakın.

Hümeyra Çavdar

Yeraltından Anekdotlar

Yapılan tetkiklere göre yalnızlık, insan ömründen sekiz sene kadar nakıs bırakıyormuş. Büyük iş. Bunu böyle kabil görenler nedense insanın diğer insandan çalabileceği yılları, maneviyatı giden ömürden saymamak gibi bir yanılgı içindeler. Çünkü matematik,insan ruhunu açıklayamaz. Bir formülle, denklemle insan yaşamını sayılara sığdıramazsınız. Diyelim ki, bunu başardınız. Bu sefer de o kadar büyük ve kıymetli bir hadiseyi daracık bir kalıba sokmakla suçlarım sizi!
Yalnız olmayı istemek. Dilerse bencillik olsun, bundan bana ne? Beni yücelten, hiç hissetmediğim kadar ruhumu mücerret bir varlığın etrafında raks edermişcesine göklere çıkartan; ardından başka bir alemden başka bir elle oraya koyulmuş bir yığın olarak yeryüzüne çakılan ben değil miyim? Yeryüzünde olmakla diğer insanlarla hemhal sayılmadığım gibi onlarla konuşmanın da bana getireceği bütün lüzumiyattan ve dahii semerelerden kendimi muaf tutuyorum. Karanlık desinler benim dünyama. Beni aşağılasınlar. Hor görülen ben olayım. Neyim değişir? Karşımdakini duymuyorsam, duysam dahi ciddiye alamıyorsam benim için ne değişir ki?
Hayır, insanları seviyorum. Onlardan kesinlikle nefret ettiğim yok. Dersem beni dürtün! Çünkü yalan söylemeyi sevmem. Hayatımda bu mahluklardan daha bedbahtını görmedim. Şimdi, sorabilirsiniz bana. Sen de insansın!
İçinde bulunulan bedbahtlığı bir tek sahibesi anlayabilmektir!

SELDA ALEYNA KURT

BU BAYRAM

Böyle mi olacaktı bu bayram? Varsın olsun buluşmayalım kimseyle bu bayram. Yeter ki dinsin bu acı. Kimsecikler ölmesin artık hastalıktan, hiç kimse uğurlanmasın son yolculuğuna yapayalnız, diye geçirdi içinden. Sonra kendisini aramış olan torununa gününün nasıl geçtiğini sordu. Çocuk da bu anı bekliyormuş gibi başladı hemen anlatmaya:

“Sabah kalktığımızda ,malum gidemiyoruz camiye, evde kıldık biz de bayram namazını. Babam önde biz arkada. Sonra da bayramlaştık birbirimizle. Eller öpüldü harçlıklar dağıtıldı derken annem kahvaltıya çağırdı hepimizi. Bir güzel kahvaltı yaptık. Diğer bayramlar olsa şeker toplamaya çıkardık. Geçenlerde kısıtlamanın olmadığı bir gün babam ihtiyaçlar için markete gitmişti, şeker de almış. Tam bir gündür bekliyorum onları yemek için. Paketleri annem güzelce yıkayıp bir gün boyunca bekletti. Biz de bu bayram onlarla yetinmek zorunda kaldık. Artık bunları yemenin de bir eğlencesi kalmadı sanırım. Eskiden teker teker kapı kapı dolaşır, kapıyı açanın bayramını hep bir ağızdan kutlar şekerlerimizi alırdık. Birde bazen harçlık verenler olurdu, teşekkür eder eğer paralar kağıt ise köşedeki bakkaldan bozdurur aramızda pay ederdik. Bayramın en sevdiğim kısmıysa yepyeni bayramlıklardı. Annemlerle beraber bayram öncesi gider güzel bayramlıklar seçer arefe gecesi de aldığımız bayramlıkları yatağımızın başlığına güzelce serer sabah uyanınca da hemencecik giyerdik. Bu sefer de internet üzerinden sipariş etmiş annemler. Tabii bilirsin annemi küçük olmasın diye aldığı ceket bana iki beden bol geliyor. Bu yüzden ceketi ağabeyime verdik, çok üzüldüm. O yüzden banim harçlığımı biraz fazla verdiler. Ağabeyim bilmiyor aman sakın söyleme dede. Allah’a emanet ol, görüşürüz.” dedi. Anlatacakları bu kadardı ufaklığın.
Torunuyla vedalaştıktan sonra telefonu kapatıp karşısındaki aynaya baktı, yüzündeki kırışıklıklar ona çok yabancıydı çünkü. Derken bir ses duydu, evet bu ses çok tanıdıktı. Bu çok sevdiği annesinin sesiydi. Gözlerini açtı, hemen yatağından fırlayıp aynadan kendine baktı ne kırışıklıkları vardı ne de beyaz saçları ve yatağının ucunda yepyeni bayramlıkları duruyordu. Bu nasıl olabilir diye düşündü içinden. Çok geçmeden kapı çaldı. Koşarak kapıyı açtı, karşısında arkadaşları duruyordu ellerinde şeker torbalarıyla ve hiç birinin ağzında maske yoktu. Kekeleyerek sordu:

“Neden maskesizsiniz, sokağa çıkma yasağı var. Neden dışarıdasınız?” dedi. Çocuklardan biri gülerek:

“Ne maskesi ne yasağı uykudan yeni kalktın herhalde. Bayramlıklarını giy de gel daha gezecek çok kapı var.” dedi.

Sabır Nazlı Sürmeli/2020

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın