Hüzün; ufalır,ufalır, öyle ufalır ki girip çıktığımız her yerde, her daim yanımızda olmaya mahkumdur artık. Kendimize hiç yakıştırmadığımız ama aynı zamanda da bizim için kaçınılmaz bir hisse dönüşür. Tüm bunlar hangi ara olur, biz ne zamandan beri bu değişime ayak uyduruyoruzdur?
Çocukluğumuz, sadece birkaç adım ötemizdeyken bile bize çok uzak gelir ya hani, sanki hiç çocuk olmamışızdır ya da olmuşuzdur da biz büyüdükçe o küçülmüştür ve nihayetinde koca bedenimizde ona ayıracak, onun şen şakrak gülüşlerine, kıpır kıpır oynayışlarına , meraklı sorularına, sonsuz sevgisine tahsis edecek saklama alanımız kalmamamıştır. Artık onu istememişizdir ve yol ayrımında “ben” dediğimiz kişiyi ikiye bölme vakti gelmiştir. Bir yolun başında o eski çocuk; diğerinde yarım yamalak, henüz adı konmamış bir kimlik. Nemli gözleriyle bize bakarken bile yarın ne olacak diye kaygılanmamıştır. Hüzün, o yol ayrımında bıraktığımız eski çocuğun müstakbel bir hissi olmamıştır hiçbir zaman. Sadece bir anını kirletmesine izin verdiği ve o anın yüzünde bıraktığı ekşi ifadeyi ileriye taşıtmayacak kadar sahici bir histir, ondaki karşılığı. İşte, biz yollar ayrıldığından beri “hüzün”e lügatimizde başka manalar açtık. Başından beri hüznü ufalayan da, yanında taşıyan da bizlerdik. Hüzünden köşe bucak kaçmaya çalıştıkça gönüller yıktık. Her birimizin, bir diğerinin kırık kalbinde parmak izleri var. Varsın kırıkları toplarken bir kez daha olsun o izler. Ufaladığımız hüzünlerle başkalarının zaten acıklı olan romanlarına tuz biber ekmeyelim. Hüzün gibi kaçınılmaz bir duyguyu olduğu yerde bırakalım; yanımızda taşımak, sürekli ondan kaçmak yerine “an”ı tanıyalım, onu yaşayalım. İşte o zaman yakışır, hüzün yüreğimize. Sağlıcakla kalın dostlar, kendinize ve “an”ınıza iyi bakın.
Hümeyra Çavdar



